Eskişehir’in neşesi konuşuldu: Belediye başkanları aynı sahnede buluştu
Uluslararası Eskişehir Yunus Emre Edebiyat Şenliği kapsamında düzenlenen “Eskişehir Neşesi” programında Büyükşehir ve ilçe belediye başkanları bir araya geldi.
04/10/2026 22:14 | Son Güncelleme : 04/10/2026 23:16 | Okunma Sayısı : 19 | Suat Kaçar

Haydar Ergülen: “Eskişehir bana her zaman heyecan veriyor”
Programın moderatörü Haydar Ergülen, konuşmasında Eskişehir’in kültürel hafızasını kendi çocukluk anıları üzerinden anlatarak şu ifadeleri kullandı:
“Kentimizin büyükşehir ve ilçe belediye başkanlarının, hep biraz önce konuşulduğu gibi, kültürel hafıza, kültürel bellek, şehrin simgeleri ve şehrin neşesi üstüne görüşlerini ve konuşmalarını dinleyeceğiz. İlk turda beşer dakika konuşulacak. Sonra ikişer dakikada tekrar söz alacaklar.
Ben bu şehirde doğdum. Bu şehirde liseye kadar okudum. Sonra tekrar döndüm, yine gittim. 70 yaşındayım. Ve yani 70 yıldır bu şehrin neşesini hem burada hem de buradan uzaktayken paylaşıyorum. Bu çok önemli bir şey.
Eskişehir bana her zaman heyecan veriyor; oysa çok sakin bir kent. Yani Türkiye'nin belki de en sakin, en barışçıl, en huzurlu kentlerinden biri. Belki de bunun verdiği bir heyecan var. Yani buranın varlığını, düşüncelerini, birliğini, farklılıklarını, özgürlüğünü sürdürmesinden gelen bir heyecan var. Ben bu heyecanı yaşıyorum.
Bu heyecanı da bugün edebiyat festivalimizin birincisinde ‘Neşe’ kavramıyla toparlamaya çalıştık. Tabii kimden başladık? Yani hem bu kentin hem Türkçenin büyük ustası, Türkçe şiirin ana kurucusu Yunus Emre'deki varlığın neşesinden başladık. Ve tabii aramızda olan Nasreddin Hoca'nın neşesini de unutmuyoruz.
Yani bu şehir belki de farklılığını, bilgeliğini Yunus Emre gibi büyük bir mutasavvıfın, insanlara barış, kardeşlik aşılayan bir mutasavvıfın ve Nasreddin Hoca gibi hem kendine hem başkalarına hem sisteme gülmenin temsilcisi olan büyük bir güldürü ustasına borçlu. Bu ikisinin varlığından doğan neşeden yola çıkarak konuştuk.
Neşe deyince ben kendi çocukluğumda hatırladıklarım var tabii. Mesela Hıdırellez neşesi var. Hıdırellez neşesini şuradan hatırlıyorum; Kurtuluş Mahallesi'nde doğdum, orada büyüdüm. Biraz önce başkanlara anlatıyordum içeride. Orası neredeyse Eskişehir'in bütün bileşenlerinin oturduğu bir yerdi. Orta sınıfın ve daha alt orta sınıfın oturduğu yerlerdi.
Yani Tatarlar, Macırlar, Aleviler, Sünniler, Çerkesler, Kafkaslar, Manavlar, Abdallar, Çingeneler, neredeyse eksik hiç kimse yoktu. Kurtuluş İlkokulunda okudum ve yan yana aynı sıralarda bütün bu saydığım bileşenlerle... Birlikte olmanın neşesi vardı. Herkes birbirinin kimliğini bilirdi; Tatardı, Macırdı, Aleviydi... Ama herkes birbirine sanki o kimlik onun kimliğiymiş gibi bir empatiyle yaklaşırdı. Yani ayırıcı şeyler yoktu.
Hıdırellez de böyle bir şeydi. Oradan iki isim hatırlıyorum: Göçmen, yani Yugoslav göçmeni eski, Günaydın diye bir abiyle annesinin adı Hayat Hanım'dı, hiç unutmadım. Hayat dolu bir kadındı ve oğlunun adı da Günaydın'dı. Bir akordeon çalardı, annesi şarkı söylerdi. Ve biz onların peşine takılır, Porsuk Kıyısı'na, Şeker Evleri'nin oraya giderdik. İşte o benim için Eskişehir neşesinin bir parçası.
Adalar da öyleydi. Adalar şimdi tabii gençlik mekanı, başka bir enerjiyi, başka bir neşeyle paylaşıyor ama benim çocukluğumda, gençliğimde orası çay bahçelerinin, yazlık sinemaların olduğu yerlerdi.
Biraz önce anlattım, bizim yanımızda Abdallar otururdu. Bahçeli bir evimiz vardı. Satı Teyze kapıyı çaldı, babaannemin adını söyleyip ‘Nazlı Hanım, Neşet gelmiş’ dedi. Neşet kim? Neşet Ertaş.
Neşet Ertaş, Eskişehir'e yazlık bahçeye gelmiş. Biz de Neşet'i tanımıyoruz ama onlar tanıyorlar. Sonra akşam yazlık bahçeye Neşet'i dinlemeye gittik. 20 yaşında filan, bıyıkları yeni terlemiş. ‘Neşet kim?’ deyince ‘Muharrem Ertaş'ın oğlu’, o da babasından ‘Muharrem Ertaş'ın oğluyum’ der ya. O da benim için bir neşedir.
Yazlık sinemada Yılmaz Güney'in filmini seyretmek de bir neşedir. O zaman Yılmaz Güney daha yeni yeni işte ‘Vurguncular’, ‘Umutsuzlar’, ‘Baba’ gibi filmleri çekiyor.
Hasırca Kampı var Beşikderesi'ne giderken. Orada, o kampa gitmek, çalışkan olmak, o kampta bir hafta kalmak unutamadığım neşelerden birisi. Beşikderesi de öyle.
Aşure de öyle. Aşure de benim çocukluğumun neşelerinden biridir. Şimdi aşureyi herkes yapıyor, çok güzel bir şey, çok gelişti ama eskiden, yani 60 sene önce falan çok az insan yapardı. Biz Alevi'yiz, biz yapardık. Ve babaannem mahallede dağıtırdı göçmen evlerinde.
Bir gün bir göçmen kadının da aşure yaptığını gördüm. Babaanneme dedim ki: ‘Babaanne onlar da yapıyor.’ ‘O herkesin yapması lazım’ demişti. Aşure o günden bugüne, zaten aşurenin kendisi bir neşe, bir neşe kaynağı.
Eskiden hacca şeyle gidilirdi, otobüslerle gidilirdi. Bilenler vardır içinizde. Yani bizim mahallede giden hacı teyzelerin otobüslerini uğurlamak bizim için bir neşe kaynağıydı. Hacca gidersin, gitmezsin o başka bir şey ama onu uğurlamak, onun geri dönüşünü beklemek de, bütün bunlar neşeydi.
Ramazan da öyle; oruç tutarsın tutmazsın ama bir Ramazan neşesi insanları birleştiren bir şeydi. Şimdiki gibi ayıran bir şey değil. Yani şimdiki gibi insanlar bunu kullanarak hani bu tür dini motiflerin ayırıcı olmadığı zamanlar, birleştirici olduğu zamanlardı.
Ben herhalde kendi neşemi de yani neşeli bir insan sayılırım. Yani konuşurken, yazarken, otururken, kalkarken filan... Eskişehir neşesinden bahsederken herhalde benim neşe kaynağım oralardan başlıyor.”
Ayşe Ünlüce: “Neşenin mutluluğa ihtiyacı yok”
Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce ise konuşmasında kadınların zorlu şartlarda dahi neşe yaratma gücüne dikkat çekerek şunları söyledi:
“Kadın neşesinin ayrı bir hikâyesi var. Çünkü bizim topraklarımızda, bizim yaşadığımız coğrafyada kadınlar neşeyi hep yokluktan, kayıplardan, olmayan şeylerden yarattı. Örneğin kıt kanaat bir sofradan bir bayram sofrası çıkarabildi. Gündüz çok acı geçen, çok çalıştığı, çok yorucu bir günün ardından akşam renkli oyalar işlemeyi bildi.
Ve büyük sıkıntıların yaşandığı dönemde bir düğüne giderken rengârenk şalvarlarını giyip gitmeyi bildi. Örneğin o yüzden şimdi Eskişehir'in köylerinde yapılan şalvar gecelerini çok önemsiyorum. O aslında bu kadar zorluk döneminde kadınların direnme gücünü gösteriyor. Akşam kadınların bir araya gelip rengârenk diktiği şalvarları giyip birlikte oynayıp halay çekmesi, aslında tam da şu dönemde yaşadığımız zor hayata karşı bir direnme şekli.
Bana göre neşe... Elbette çok zorluklar yaşayacağız. Ben bazen şöyle düşünüyorum; hani herkes kendi çağından sorumlu. Biz de yaşadığımız çağda bazen çok karamsar, çok zorlu dönemlerden geçtiğimizi düşünebiliriz. Ama şundan da eminiz, tarihin gördüğü en zor, en kötü günleri yaşamıyoruz. Bundan çok daha kötü, çok daha zorlu süreçler gördü tarih. Tarihin gördüğü en güzel, en iyi dönemleri de geçirmiyoruz; mutlaka daha iyi çağlar, daha iyi dönemler gördü yeryüzü, dünyamız.
Ama içinde bulunduğumuz çağdan sorumluysak ve yaşadığımız acıların, yaşadığımız yoklukların, yaşadığımız kayıpların bizim direncimizi düşürmesine izin vermiyorsak işte bunu... Mutlulukla neşenin arasındaki ilişki, söyleşilerde de çok sık, dört gün boyunca söyleşileri izleyenler bileceklerdir, tartışıldı.
Bizim neşeli olmak için mutlu olmaya ihtiyacımız yok. Çünkü mutlu olmak biraz düzgün bir hayatı vadeder. İşte iyi bir işiniz olacak, iyi bir eviniz olacak, arabanız olacak ya da hayattan ne bekliyorsanız onlara sahip olacaksınız. Ama neşe için buna ihtiyaç yok. Mutluluğun belki neşeye ihtiyacı var ama neşenin mutluluğa ihtiyacı yok.
O yüzden kadınlar tam da bu zor dönemlerde, hayat zor bir şekilde akıp giderken çocuklarını güzel giydirip sokağa çıkarabilmeyi, eşleri eve geldiğinde güler yüz gösterebilmeyi, yaşlılara, kendi annesi babası olmasa bile eşinin annesine babasına bakarak dünyaya neşe vermeyi bilebildi. Böyle dokunmayı bilebildi.
O yüzden bizler de kadın belediye başkanları... Belediyecilik, hep söylüyorum, kadınlara daha çok yakıştırdığım bir şey. Evet, dünyada pek çok farklı meslek var. Bazıları her cinsiyete yakışabilir, bazıları biraz erkeğe, bazıları biraz kadına. Belediyecilik biraz kadınlara daha uygun diye düşünüyorum.
Neden böyle düşünüyorum? Çünkü bizim aslında yaşadığımız şehirde pek çok iş yapıyoruz. Yol yapıyoruz, asfalt yapıyoruz, kanalizasyon yapıyoruz, parklar yapıyoruz. İşte yapmadığımız iş yok gibi. Belediye olarak neredeyse doğumdan ölüme devam eden her türlü hizmeti yapıyoruz.
Ama günün sonunda şu önemli: Biz bu şehirde yaşayanların yüzünü güldürebiliyor muyuz, yüzünde bir gülümseme yaratabiliyor muyuz? Eğer bu soruya ‘evet’ cevabı verebiliyorsak o zaman başarılı belediyeciyiz.
Peki nasıl başarılı belediyeci olacağız? Önce o kente, o şehre ve o kentte yaşayan insanlara şefkat duyacağız, sevgi duyacağız. Onların hayatını kolaylaştırmak, onların refah içinde, mutluluk içinde, neşe içinde yaşamasına yönelik çalışmalar yaptığımız zaman başarılı olacağız.
İşte kadın biraz içindeki o merhamet duygusu, biraz şefkat duygusu, biraz o kapsayıcılık... Bütün o karmaşanın, kaosun... Belediye başkanları biraz siyasi karakterler aynı zamanda. O nedenle o siyasetin karmaşası ve belediyeciliğin getirdiği ağır yükün içinde eğer siz o kentin insanlarına şefkatle yönelebiliyorsanız ve hizmetlerinizi sahiplenip, doğurmuş olun olmayın fark etmez, bir anne şefkatiyle bunu yapabiliyorsanız o zaman başarılı belediyecisiniz.
Ve eğer bizler de... Zehra Başkanımla beraberiz burada. Ama belediye sadece başkanlardan oluşmuyor. Buradaki başkanlarımızın hepsi de kadınların çok önünü açan, kadınları belediyenin üst kadrolarında görevlendiren, önemli yöneticilik görevleri veren ve şehri biraz kadınların eliyle de dizayn eden başkanlarımız.
Aynı zamanda kadın gücüne inanan başkanlarımız. Ben gerek eşlerinde gerek yaptığı çalışmalarda da bunu fazlasıyla görüyorum. O yüzden eğer bu işte, belediyecilikte kadın olmak bize şehre dokunurken, şehir hizmetlerini yaparken, şehri bazen sıkıntılı günlerden geçirirken böyle bir gülümseme yaratabiliyorsa, rengârenk bir şölene dönüştürebiliyorsak, işte Porsuk Festivali'ni yapabiliyorsak, Yunus Emre Edebiyat Şenliği'ni yapabiliyorsak ve o zorlu yolda biraz sanatla böyle kısa aralar, kısa neşelenecek, gülümsetecek molalar yaratabiliyorsak ne mutlu bize diyorum.”
Kazım Kurt: “Eskişehir’de ciddi anlamda bir kültürler aşuresi var”
Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt ise şu ifadeleri kullandı:
“Neşe çok felsefi bir kavram. Herkese göre değişiyor. Her an değişiyor, her dakika değişiyor. Ama Eskişehir'in neşesi ya da şehrin neşesi dediğimiz zaman büyük bir çoğunluğumuzun ortaklaşa kullanabileceği argümanlar var.
İşte Haydar Bey biraz önce söyledi; Eskişehir deyince tren akla gelir, Eskişehir deyince uçak akla gelir. Eskişehir deyince trenin ve uçağın sesi geçerken kimse aldırış etmez. Gayet doğaldır. Ama işte yabancı biri olduğu zaman, ‘Aaa, uçak geçiyor, ne yapıyorsunuz? Tren geçiyor, ne yapıyorsunuz?’ der. Biz bunlarla iç içe yaşamaya alışmışız.
Çünkü Eskişehir'de ciddi anlamda bir kültürler aşuresi var. ‘Aşure’ dedi ya, kültürler çok çeşitli. İnsanlar çeşitli yerlerden gelmiş ama bir Eskişehirlilik ruhu oluşturabilmiş, neşesini oluşturabilmiş.
Eskişehirspor maçı olduğu zaman bütün Eskişehir çok mutlu bir biçimde maça gidiyor. Beş tane yese de ertesi hafta tekrar, tekrar devam ediyor. Amatör kümeye kadar düştü, yine binlerce insan tribünleri doldurup Türkiye'ye örnek oluyor. Şimdi bunlar gerçekten bir kültürün işi.
Odunpazarı dediğimiz zaman, Odunpazarı biliyorsunuz merkezi yer, ilk kuruluş yeri. Ama bizim Tatarlar ve Çerkesler göç ettikten sonra Aşağı Mahalle, Yukarı Mahalle sürekli kavga olmuş. Sürekli sürtüşme olmuş, sürekli çatışma olmuş.
Şimdi öyle bir noktaya geldik ki Odunpazarı'nın belediye başkanı Aşağı Mahalle'den bir Tatar, Tepebaşı'nın belediye başkanı Yukarı Mahalle'den Ahmet Abi. Bu demokratik bir ortamı yaratmışız.
Dolayısıyla Eskişehir'de gençliğin, üniversitenin belki çok büyük etkisi var, çok büyük katkısı var bu işte. Ama bir kitabevinin sahibi bana şunu söyledi: ‘Okullar kapanıp öğrenciler gittikten sonra daha çok kitap satıyoruz.’
Evet, öyleymiş. Doğrusu buymuş. Eskişehir halkı okuyor. Öğrencilerden daha çok kitap okuyor, öğrencilerden daha çok alışveriş yapıyor. Ve bu bence en büyük neşe kaynaklarımızdan birisi. Bunu samimice görmek lazım.
Eskişehir'deki tabii ekonomik ve sosyal koşullar öğrenciyi zorda bıraktı, aydınları zorda bıraktı, o başka bir şey. Ama Eskişehir halkı bunlara rağmen direniyor. Direndikçe de neşeleniyor bence.
Bu direnişi sonuna kadar sürdürüp sonunda her şeyin çok güzel olacağı bir ortamı sağlarız diye düşünüyorum.”
Habil Dökmeci: “Sivrihisarlıların neşesi hiçbir zaman değişmeyecek”
Sivrihisar Belediye Başkanı Habil Dökmeci şunları söyledi:
“Kadim bir Anadolu şehrinden geliyoruz. Komşuluğumuzun, soframızın, geleneklerimizin, özellikle Sivrihisarlıların neşesinin ayrı olduğunu söylemek istiyorum. Belki zaman değişti, belki hayatın akışı değişti, hızı değişti fakat Sivrihisarlıların misafirperverliğinin ve neşesinin hiçbir zaman değişmeyeceğini düşünüyorum.
Çocukluğumuzda neşelendiğimiz, mutlu olduğumuz anlarımız hâlâ akıllarımızda. Örneğin küçükken komşu ziyaretleri daha çok olurdu. İşte akşam misafirliğe gideceğimiz zaman yatacağımız yatakların odalara serilmesi, sobanın yakılması ve akşam misafirlikten geldikten sonra sıcak yataklara girip uyumak hepimiz için ayrı bir neşeydi diye düşünüyorum.
1999-2000 yılından itibaren bir Eskişehir Büyükşehir Belediyesi personelliğim var. 2000'li yılların başında işte Yılmaz Hocamı —siz de değindiniz, onu buradan sevgiyle selamlıyorum— onunla Eskişehir sokaklarında gezmek, onun anlattığı hayalleri dinlemek bizim için ayrıca bir neşe kaynağıydı.
Ve bu yıla geldiğimizde de artık Ayşe Başkanımızla beraber yürümek, beraber aynı sokaklarda gezmek ayrı bir neşe kaynağı olmaya devam ediyor.”
Zehra Konakcı: “Gittikçe neşemizi kaybediyoruz”
Çifteler Belediye Başkanı Zehra Konakcı ise konuşmasında şunları kaydetti:
“Eskişehir kadim şehirlerden, çok şanslı şehirlerden. Ne diyeceksiniz? Çok... Çok zengin kültürel değerlere sahibiz. İşte Seyit Battal Gazi'miz var, Yunus Emre'miz var, Nasreddin Hoca'mız var. Böyle bir kentte yaşamak, bizim de bu kentin bir parçası olarak ilçede yaşamamız mutluluk verici.
Tabii konunun teması olarak ben şunu iletmek istiyorum: Biz bu görevlere geldiğimizde bir kadın olarak, bir kadın belediye başkanı olarak öncelikle Yunus Emre'nin hoşgörüsünü, sevgisini, insana yaklaşımını temel alarak görevimizi ifa etmeye çalışıyoruz. Çünkü bu çok kıymetlidir. İnsanlar kendini özel hissederse, değerli hissederse neşeli olur. Eğer bir çocuğun gelecekle ilgili umudu varsa, umudu kırılmamışsa o çocuk neşeli olur.
Biz de bu neşeyi topluma katmak için insanlarımızla sık sık bir araya geliyoruz, dertlerini dinliyoruz. Herkese çözüm olamıyoruz belki ama bir nebze de olsa onların derdini dinlemek bile onlara keyif veriyor diyorum.
Her ilçenin neşesi çok farklıdır. Bizim de ilçemizde maalesef şöyle bir şeyimiz var; artık ülke olarak kültürel bir yozlaşmaya gidiyoruz. Bütün kültürel değerlerimizi yitiriyoruz. Buna biraz da teknolojinin etkisi var.
İşte hocam dedi ya, eskiden hacı uğurlamak çok kıymetliydi. Günler öncesinden hacılar için hazırlanılırdı, uğurlanırlardı. Bir de karşılama... Araçlara bayraklar takılır, karşılama törenleri yapılırdı. Oradan gelecek bir tespih, bir zemzem, bir hurma o kadar kıymetliydi ki belki bir senede bir hurmanın tadına bakabiliyorduk.
Tabii ki bu değerler artık kayboldu. Her şey çok teknolojik olduğu için kimin hacca ne zaman gittiğini, ne zaman geldiğini takip de edemiyoruz. Herkes umre ziyaretine gidiyor, hacca gidiyor, uçakla gidiyor. Bir saat, üç gün sonra bakıyorsunuz ülkeye geri dönmüş.
Bir şehri, bir ilçeyi yaratırken sadece belediye başkanı olarak yol yapmak, köprü yapmak, bina yapmak... O şehri aslında yaratmış olmuyorsunuz. O şehri temsil eden insanlara ne kadar yaklaşırsanız, insanlar da o kadar o ilçede mutlu ve huzurlu yaşıyor.
Biz belediye başkanı olarak bunları geri döndürmeye çalışıyoruz. Örneğin yakın zamanda bir salça festivali yaptık. Amacımız salça yapmak değildi aslında. Amacımız orada insanları, herkesi bir araya getirmek, eski geleneklerimiz olan imece usulünü tekrar yaşatmaktı.
Belki biraz eleştiriler aldık ama ben yapanları bir hafta boyunca izledim, herkes çok mutluydu. Herkes birbiriyle her şeyi paylaştı. Salçaya ne kadar tuz koyulur, yağ koyulur, ne yapacağız, nasıl saklayacağız, bunu yaparsak uzun mu kalıyor, kısa mı kalıyor...
Bir baktım akşamüstü salçalar bitmiş ama bu sefer eğlenceler daha bitmemiş. Herkes mısırını almış gelmiş. O kor ateşte çok güzel mısırlar közlediler, sohbetler edildi, fıkralar anlatıldı. Günün anlam ve önemi, çiftçilere yapılması gereken her şey anlatıldı.
Ben daha sözü uzatmayacağım. Ama gittikçe neşemizi kaybediyoruz. Bizler de belediye başkanları olarak bunlara aracı olup festivallerle, çocuklara oyun parkı yaparak, komşularımızla buluşarak, kahvaltılar, şenlikler düzenleyerek, Hıdırellezler yaparak bunları ne kadar çok yaşatabilirsek, bizden sonraki nesillere de aktarabilirsek...
Hayat çünkü paylaştıkça güzel oluyor. Çocuklarımız, gelecek nesil de bunlara devam ederse eminim ki herkesin huzurlu ve mutlu yaşayacağına, ilçemizin de huzurlu olacağına inanıyorum.”
Uğur Tepe: “Eskişehir belki de Türkiye’nin en neşeli ili”
Seyitgazi Belediye Başkanı Uğur Tepe konuşmasında şunları söyledi:
“Eskişehir, Türkiye'nin 81 ilinin belki de en neşeli ilk ili, birinci ili. Çünkü üniversite okuduğumuz yıllarda, sonraki yıllarda öğretmenlik yaptığım zamanki hayatımızda ve belediye başkanlarımızla çeşitli toplantılara gittiğimizde, yurt dışına da gittiğimizde Eskişehirli olmanın bizi hep bir adım öne çıkardığını, hep avantajlı olduğumuzu gördük. Bu bizim için aslında bir neşe kaynağı.
Çocukluğumuz, gençliğimiz, orta yaşlılığımız ve ileri dönemlerde de fark ettiğimiz üzere neşe, Kazım Başkanımın söylediği gibi aslında felsefi ama aynı zamanda psikolojik bir durum. Çünkü neşeli olan bir arkadaşınızın yanında olmanız size ayrıca bir neşe katar. Neşeli olan bir yöneticinizin olması size ayrıca bir neşe katar ve motivasyonunuzu artırır.
Psikolojik olarak bakıyoruz, felsefi olarak bakıyoruz ama gerçeklere de baktığımızda, ben burada belediye başkanlarımızın söyleşilere bu şekilde topluca katıldığını görünce, 25 sene önce de Türkiye'nin liderleri böyle cuma akşamları çıkarlardı, bir söyleşi yaparlardı. Biz de derdik ki: ‘Türkiye çok güzel ve refah içinde bir ülke.’ Maalesef göremiyoruz. O bizim aslında biraz eksikliğimiz oldu Türkiye olarak.
Geldiğimiz noktada ben öğretmenlik yaparken şunu yaptığımı düşünüyorum: Pazartesi sendromu diye bir şey vardır, hepimizde hâlâ vardır. Öğrencilerimiz pazartesi sabah gelirlerdi; kimisi uyuklardı, kimisi derse katılmazdı. Ben bir süre sonra veya bir ay sonra böyle pazartesi sabahı ilk 15 dakikayı konuşarak geçirirdim öğrencilerle.
Öğrenciler bir süre sonra demişler ki: ‘Hoca sınıfı, dersi kaynatıyor.’ Hani 10-15 dakikayı kaynatıyor. Hâlbuki biz onları biraz derse katalım, biraz o güne alışsınlar, haftayı da iyi geçirsinler diye... Tabii sonradan anlaşılıyor bazı olaylar.
Şimdi ben de Seyitgazili olarak Kırka'da doğdum, büyüdüm. Kırka'nın efeleri vardır, duymuşsunuzdur. Aslında böyle neşe kaynağı olarak ortaya çıkmıştır. Zili dokumalar vardır; işte birkaç kadın, anneler bir araya gelerek o dokumaları yapmışlardır. Aşure günleri vardır, düğünler vardır.
Eskiden çocukluğumuzda bir düğün dört gün sürerdi. Biz de düğünleri beklerdik, hafta sonu olsa da düğüne gitsek diye. Şimdi bakıyorum, günde 10 tane düğüne gidiyoruz. Artık oradan bir neşe kaynağımız oluşmuş.
Hepsini bir araya getirdiğimizde insanlık olarak, doğal olarak sevmek çok önemli. Seyitgazi'de Şücaeddin Veli'miz var, Battal Gazi'miz var, Üryan Baba'mız, Melik Gazi'miz, Himmet Baba'mız var, Yazılıkaya'mız var. Tabii Yazılıkaya Han ilçesinde olsa da sınır olarak Seyitgazi'ye çok yakın ve dünyanın kültürel mirasından, doğal mirasından bir tanesi. Bor madenleri var; dünyanın göz bebeği, en çok rezervin olduğu yer Kırka sahası ve dolayısıyla Seyitgazi.
Biz bunları düşündükçe, geriye dönük zenginliklerimiz olduğunu gördükçe ayrıca neşe katıyoruz kendimize, neşeleniyoruz. Bizim neşeli olmamız personelimize yansıyor, bizim neşeli olmamız çevremizdeki insanlara yansıyor, çocuklara yansıyor.
Hiç unutmam, iki hafta önce bir markette alışveriş yaparken dört beş tane çocuk gördü: ‘Ya, bu Uğur Tepe'ye benziyor ama o mu acaba? Ya ondan başka bir kopyası mı var acaba?’ diyorlar. Döndüm çocuklara, ‘Çocuklar, benim. Nasılsınız?’ falan deyince hemen fotoğraf çekip ailelerine gönderdiler. Bu bizim için büyük neşe kaynağı.
Bunlar için tabii çevremizi kontrol etmek, işimizi yapmak... Zehra Başkanımızın dediği gibi aslında belediyecilik sadece çöp toplamak, sadece inşaat yapmak, sadece yer altı, yer üstü işlemleri yapmak değil; aynı zamanda toplumumuzun mutluluğunu da sağlamak.
Mutluluk ve neşe tam paralel de değil, birbirini destekleyen kelimeler, kavramlar. Yalnız halkımız ne kadar mutlu olursa o kadar refah ve ferah içinde yaşıyor diye düşünüyoruz. Bazen tabii ki ekonomik durumları iyi olmayan ailelerimiz olur, çocuklarımız olur. Bazen gerçekten ekonomik durumu çok iyi olup mutlu olmayan ailelerimiz de olabiliyor.
O yüzden bize düşen aslında yöneticiler olarak biraz daha olayı toplum temelli düşünmek, biraz daha sosyal, sanatsal faaliyetlere eğilmek ki Eskişehir'de zaten en büyük özellik bu. Şehrimizi öne çıkaran meselelerden birisi.
Mesela kırsalda nüfusumuz çok azaldı, hepimiz biliyoruz. Çünkü şehir cazibe merkezi. Yani herkes Eskişehir'e gelmek istiyor; gerek eğitimden, gerek sağlıktan, gerek sosyal faaliyetlerden... İşte her hafta sonu bir sinema, bir tiyatro, bir senfoni, bir şiir dinletisi olabiliyor. Onlar bizim için neşe kaynakları.
Düşündüğümüzde hayat devam ediyor. Bizlere düşen, yöneticiler olarak da halkımız olarak da, tabii bireysel neşe ayrı ama toplumsal neşeye de önem vermek diyorum.”
Gürbüz Güller: “Bende yok yok; hiçbir şey yok”
Alpu Belediye Başkanı Gürbüz Güller ise ilçesindeki eksiklikleri esprili bir dille anlattı:
“Benim her gün neşem var. Peki niye derseniz... Buna da Sayın Yılmaz Büyükerşen Hocam ve Ayşe Ünlüce sayesinde oluyor. Çünkü bende yok yok. Yani hiçbir şey yok. Ne ararsan bulamazsın derler ya, bende ne ararsan bulamazsın. Göreve geldiğimizde altyapı yok. Yani bu olabilir mi? 40 yılın, 100 yılın altyapısı yok.
Eskişehir'e geldiğimizde arkadan baktıklarında diyorlar ki: ‘Bu Alpu mu?’ Hakikaten çamurdan... İki gün önceye kadar çamur. 40 yıldan beri asbestli borudan su içen bir Alpu...
Toplumları ayakta tutan gelenek ve göreneklerdir. Buradan ben sözlerime başlamadan önce, şehrimizi şehir yapan tabii bir etkenimiz akarsuyumuzdur, işte tren yoludur, uçağımızdır ama en önemli faktör burada Porsuk Çayı'mızdır.
Bugün Yılmaz Hocamın beş dönem arka arkaya belediye başkanı olması ve onunla bir belediye başkanı olarak görev almam benim için büyük bir şeref, onurdur. Buradan kendisine saygı ve sevgilerimi gönderiyorum, ellerinden öpüyorum.
Yılmaz Büyükerşen ile başlayıp Ayşe Ünlüce ile devam eden bir serüvenimiz var. Onun yeri tartışılmaz, öyle söyleyeyim. İnşallah Hocamın en büyük rakiplerinden bir tanesidir, rekorunu kıracak. Ben de bunun altına imzamı atıyorum inşallah.
Hakikaten benim ilçemde yok yok. Hepsi var ama hiçbir şey yok. Az önce de anlattım. Ama bunları yapmanın mutluluğu var. En neşeli adam benim.
Bugün altyapıyı getirdik, üstyapıyı yaptım, içme suyu hatlarını yeniledik. Pazar yeri yapıyoruz. Sizde var, arkadaşlarımızda var ama bende yok. Şimdi onun mutluluğunu yaşıyorum. Düğün salonum yok, gençlik merkezim yok, spor kompleksi yok ama bunları ben başaracağım. Onun için ben çok neşeli bir adamım. Buradan söyleyeyim ve bunların da ilkleri olmak çok önemli.
Tabii ki burada arkamıza yaslanacağımız değerli belediye başkanlarımız var. Bugün Haydar Başkanımla göz göze geldik. Yani bugün ne zaman telefon etsem muhakkak her zaman böyle yanımdadır. Aynı şekilde diğer belediye başkanlarımızı aradığımızda... Ayşe Hanım zaten üstümüzde, ondan yani hiçbir şeyimiz, sıkıntımız yok. Ama dediğim gibi diğer belediye başkanlarımızın da bize, bir söyleyeyim, organize çalışmaları var. Bunların hepsine çok teşekkür ediyorum.
Yani inşallah ben inanıyorum, bu neşeli günler Alpu'nun olacak diye düşünüyorum. Çünkü ilkleri yapan bir belediye başkanı olarak çok neşeli hissediyorum kendimi. Çok saygı ve sevgilerimi sunuyorum. İyi ki varsınız.
Lületaşı ülkemizde de yalnızca Karatepe ve Ahlat topraklarında, ama her ne kadar bu Sepetçi diye geçse de bu Ahlat topraklarında çıkar. Bu beyaz altındır deyim yerindeyse, çok kıymetli bir madendir. Ve bizim bölgemizde yetişir. Bu ilk çıktığında veya suyu verildiğinde, yumuşatıldığında ancak işleyebilirsiniz. Kuruduğunda herhangi bir işleme tabi olmayan bir madenimizdir. Onun için biz Ahlat olarak bundan dolayı şanslıyız.
Bir de gümüş işlemeciliği de aynı şekilde bizde çok değerlidir. Savat sanatı da Türkiye'de tek bizim ilçemizde üretilir. Ama maalesef gümüşün altınla yarışması nedeniyle gümüş işlemeciliği de unutulan meslekler arasına girmiştir.
Ama ben inanıyorum, ileriki zamanlarda Büyükşehir Belediyemizin, Sayın Başkanımın ilk defa belediye başkanı olması sebebiyle buraya da bir el atacağına inanıyorum. İnşallah Büyükşehirimizin desteğiyle birlikte bu gümüşümüzü de, lületaşımızı da canlandıracağımıza ben inanıyorum."
Haydar Çorum: “Tarkan’ı getirsek eğlenmeyiz”
Mihalıççık Belediye Başkanı Haydar Çorum ise konuşmasında şunları söyledi:
“Öncelikle Yunus Emre adına, Yunus Emre ismiyle uluslararası bir etkinlik başlattığınız için başta Büyükşehir Belediye Başkanımıza ve Haydar Hocama çok teşekkür etmek istiyorum.
Şunu da özellikle belirtmek isterim; bugün siyasi partilerin belediye başkanlarının gündem ve siyaset dışında normal bir şey konuşmak için bir araya gelmeleri de ayrı güzel bir şey. Çünkü biz buna... Evet, ayrı bir neşe. Bu da bir neşe kaynağı.
Bugün de Mihalıççık'ta sabah program vardı. Taptuk Emre ve Yunus Emre'yi anma programı vardı. Yolda gelirken düşündüm, dedim ki herhalde Haydar Hocam festivalin, şenliğin en son programını belediye başkanlarını alarak özel bir şey yapmaya çalıştı. Çünkü bu ara başkanların en gergin zamanları. Yani gıdıklasanız gıdıklanmazlar. O kadar zor bir süreçten geçiyorlar. Ve biz de o yüzden biraz böyle şeyiz yani, hepimiz böyle duruyoruz.
Ama gerçekten tabii şöyle, neşeli olabilmemiz için koşulların oluşması gerekiyor. Başta sağlığımızın, huzurumuzun ve belirli koşullarımızın iyi olması gerekiyor diye düşünüyorum. Ama şükür, az önce bütün başkanlarımız bahsetti, gerçekten Eskişehir'in kendine özgü değerleri var. Bu değerler de bizleri ne kadar zor da olsa işte arada gülümsetebiliyor.
Bizim de Mihalıççıklı olarak en büyük neşe kaynağımız, en büyük huzur kaynağımız tabii ki başta Yunus Emre Hazretlerimiz. Ve bugün dediğim gibi onun ismiyle... Yani zaten Yunus dediğimizde bir kere içimizdeki her şey değişiyor, bir anda bir sükûnet içerisine ulaşmış oluyoruz.
Mihalıççıklılar gerçekten neşeli insanlar ve bunu Eskişehir'e de yansıtıyorlar. Sanıyorum şu anda Eskişehir'de en fazla mahalli sanatçısı olan ilçeyiz. Biliyorsunuz bir de bizim hasat neşemiz oluyor. Kiraz Festivali yaparız kiraz hasadından sonra.
O hasat şenliğinde de şöyle bir stratejimiz var. Yedi yıldan beri aynı şeyi sürdürüyoruz. Şimdi tabii bütün ilçelerimiz, bütün belediyelerimiz şenlikler, konserler, etkinlikler, festivaller düzenliyorlar. Biz kendimize özgü bir şey yapmaya çalışıyoruz ve şunu yapıyoruz: Mutlaka bir tane TRT sanatçısı, Kültür Bakanlığından bir sanatçımızı getiriyoruz. Ankara'ya çok yakın olduğumuz için Ankara'dan bir sanatçımızı getiriyoruz. Onun dışında tamamen mahalli sanatçılarımıza yer veriyoruz.
Şunu söyleyeyim, yani Tarkan'ı getirsek eğlenmeyiz. Ama bizim mahalli sanatçımız çıktığında ve kaval havası çalarsa bizim neşemiz yerine gelir ve keyifleniriz.
Dolayısıyla gerçekten öyle kendine özgü özellikleri olan... Yine mesela bizimkiler, yani bütün köylerimiz yapıyor bunu. Bayramlarda, bayram akşamları ya da ikinci, üçüncü günü mutlaka bir köy şenliği yaparlar. Öyle eğlencelerimiz olur.
Eskiden köylerimizde, şimdi inşallah onu yeniden canlandırmaya çalışıyoruz, özellikle kış aylarında kimsenin iletişim kuramadığı zamanlarda köy odalarında akşam toplantıları, pişmaniye çekilerek yapılan söyleşiler, hatta orta oyunları vesaire gibi programlar olurdu.
Yine bizim çömlek neşemiz var. Biliyorsunuz Sorkun'da çömlek üretiyoruz ve bu tabii bizim gastronomimize yansıyor. Dediğim gibi bu konuda şanslı olduğumuzu düşünüyoruz. Hem hasatlara başlarken hasat şenliği yaşıyoruz hem de hasat sonrasında yine aynı neşeyi paylaştığımızı düşünüyorum.
Onun dışında tabii bir de şimdi az önce Haydar Bey bahsetti, ‘Keşke bütün belediye başkanlarımız olsaydı’ diye. Ben özellikle bizim cenah için söyleyeyim, bizim biraz da siyaset neşemiz var. Biz kurultaylardan çok neşe alırız. Kongre neşemiz olur. Efendim parti kurma, partiden ayrılma, partiye geri gelme neşemiz olur. Böyle ekstralarımız var.
Hatta rahmetli Erdal İnönü'nün çok anlatılan bir hikâyesi olur. İşte sosyal demokrat, sol liderlerle bir toplantı yaparken garson gelip sormuş: ‘Efendim ne alırsınız?’ diye. ‘Oğlum, biz bir şey almayacağız, birazdan birbirimizi yiyeceğiz’ demiş.
Şimdi evet, bizim de böyle ekstra neşeli bir tarafımız var. Ama gerçekten şunu belirtmek isterim, özel bir şehirde yaşıyoruz.
Tabii biz belediye başkanları olarak da şunun farkındayız: Aslında insanlara neşe katacak işler yaptığınızda toplum değişiyor. Bu bence o yüzden özel bir görev. Bu tabii sanatçılar için de geçerli.
Yine hem Mihalıççık'ta hem de Eskişehir'in genelinde çok fazla yazarımız var, şairimiz var, çizen, yazan insanlarımız var. Bunlar da gerçekten bizler için neşe kaynağı. Bu kadar zorluğa rağmen bizi tebessüm ettiren, bizim günlük yaşantımızı güzelleştiren insanlar. Allah sayılarını artırsın.”
İshak Gündoğan: “Şartlar ne olursa olsun neşemizi kaybetmeyeceğiz”
Mahmudiye Belediye Başkanı İshak Gündoğan da konuşmasında şu ifadeleri kullandı:
“Öncelikle Mahmudiye ilçemizden kucak dolusu selamlar getirdim. Evet, bugün festivalin son günü. Değerli Ayşe Başkanım ve kırsaldan gelen değerli başkanlarım... Emeği geçen Büyükşehrimizin o emekçi insanlarına da başta Ayşe Başkanımın nezaretinde teşekkür ediyorum.
Tabii neşe dedik, neşe dedik; nasıl neşeleneceğiz dedik. Öncelikle ismi Neşe olanları tenzih ederim. Yani isimlerin Neşe olması yetmiyor, isminin Kadir olması yetmiyor, kaderin kader olması gerekiyor.
Tabii mutluluğu Ayşe Başkanım da söyledi. Mutluluğun resmini Haydar Hocama içeride sordum, çizilemediğini söyledi; çizilmiyor tabii. Ama tabii ki siz orada elçilik yaptınız. Dolayısıyla neşeli olmak mutluluğu kendi getiriyor. Tabii neşeli olmak da yaşadığın ortamda... Özellikle biz yereldeki siyasetçiler, belediye başkanları, orada insanlarımızı mutlu gördüğümüz zaman, eve vardığım zaman hanımefendi ‘Hoş geldin canım’ dediği zaman nihayetinde mutlu oluyoruz tabii. Bunlar da hep olsun isteriz.
Mahmudiye ilçemiz II. Mahmud'un kurduğu bir ilçe, 1815'lerde. Kısaca şöyle bir geçiş yapalım. Haydar Hocamın da bahsettiği gibi, eğitimin şu anki durumuyla köy enstitülerinin kurulduğu yıllara şöyle bir dönelim. O günlerde meşale olan köy enstitüleri, birinci yerleşkesi Mahmudiye, ikinci yerleşkesi Hamidiye olmak üzere orada kurulur. Tabii Çifteler ismiyle de beraber olduğu için...
Eskiden komşuluk vardı, az önce başkanlarım söyledi. Birbirlerinden ekmek alsın, yumurta alsın, yağ alsın gibi gibi. Tabii o kültürü yavaş yavaş kaybetmeye çalışıyoruz ama biz ayakta tutmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla tabii büyükşehirlerde falan bu yok olduğu gibi, gelişen teknolojiyle...
O zaman Çifteler ismini vermişler; demişler, ‘Çiftelerliler de küsmesin, beraber olalım.’ Çifteler Köy Enstitüsü diye geçiyor. O anlamda biz gayet mutluyuz, komşuyuz. ‘Ev almadık, komşu aldık’ hep beraber Amerika Kalesi'nde.
Evet, diğer başkanlarımızın da burada olmasını isterdik tabii. Biat kültürü zor bir şey. Yani o biat kültürü bir gölge yaparsa... Hani Haydar Başkanımın dediği gibi, bizim demokrasimizin güzellikleri birbirimizi yememiz tabii. Diğer adreste kalan arkadaşları tenzih ederim.
Ben mutlu olamadığım için ben de yenilendim. Biraz Ayşe Başkanım kızdı ama ‘Sen erken geçtin’ falan dedi. Çünkü canı tez adamım ben. Anneme sordum hatta: ‘Anacığım, ben altı aylık mıyım?’ ‘Ne oğlum, dokuz ay bir de 10 gün başımı çıkardın’ dedi. ‘Bir de onu beklettim’ dedi.
Tabii ki Alevilerin, Macırların, Tatarların, Türkmenlerin, Kürtlerin olduğu Türkiye mozaiği gibi bir Mahmudiye. Biz etnik kimliğimizle, inançlarımızla, siyasi —böyle çok partili sistemde— görüşlerimizle elbette mutluyuz. Ve bu mutluluğu yakalamak için hep söylüyoruz, neşeli olacağız dedik.
Şimdi Mahmudiye'de benim çocukluğumda, bizim Mahmudiye merkezde dört tane merkez mahalle vardı: Yeni Mahalle, Orta Mahalle, Çal Mahallesi ve Işıklar Mahallesi, Işıktutan. Dolayısıyla o zaman çocukluğumuza geldiğimizde bizleri düğünlere koymazlardı. Köyden de geliyorum, ben Türkmen Mecidiye köylüyüm. Sivrihisar ve Emirdağlarının birleşmesiyle orada oluşan bir Türkmen Mecidiye köyü.
Dolayısıyla şimdi bizleri koymazlardı düğünlere. Bir de bizim burada Nurcan Hanım da var, Sayın Meclis Üyemiz. O kendisi merkezde büyüdü. Dolayısıyla belediyenin karşısında bir 18 Eylül Caddesi dediğimiz, Büyükşehrimizin altını üstünü ayna gibi yaptığı caddemiz Flamingo Yolu'ydu.
Flamingo Yolu dediğimiz yol Âşıklar Yolu'ydu. Orada bayramlarda, özel günlerde karanlık çöktükten sonra sevgililer, arkadaşlar buluşurdu. Ama o buluşmanın sonucunda o yuvalar, yani o evlilikler o kadar sağlam temeller üzerine kurulurdu ki, oradan başlardı temel taşları. O yüzden o evlilikler daha farklıydı. O yüzden işte kültürümüz gayet geniş.
Kısaca ben bir şey daha söyleyeyim, Haydar Başkanımın gözüne bakıyorum. Hani dedik ya, ‘Neyleyim sarayı, neyleyim köşkü; içinde salınan yârim olmayınca’ demiş ya şair.
Bende uyku apnesi var; geceleri yarım ağlamak kârım oluyor. Sabah 5'te kalkıyoruz, hanım dedi: ‘Yine hortladın.’ Usulca ben kahvaltımı yapıyorum, dışarı çıkıyorum, kahvelere falan varıyorum. O insanlarla paylaşıyoruz, oturuyoruz.
Mesela bugün, hafta sonu yine erken çıktım. Dediler: ‘Başkanım, pancar fiyatları açıklanmadı.’ ‘Olsa’ dedim, ‘altı ay sonra açıklanır. Pancarı hele bir teslim edelim, ne yapacağız, şöyledir böyledir.’ Onlara neşe vermeye başladım. ‘Boş verin’ dedim, ‘Bak babam 65 nüfus bıraktı bana, ben onları idare ediyorum. Senin neyin var? İşte iki çocuk var, bir torun var. Alimallah her şeyin kadir.’
Öyle olunca bizim de Türkmen Mecidiye'de eskiden düğünlerde perşembe günü bayrak kalkardı bir; bayrak dediğim bir elma vesaire. Cuma iki, cumartesi üç; pazar günü öğlen gelin iner. Bu neşeli günlerin kültüründe böyle adetlerimiz yok olmaya başladı.
Pazartesi günü de gelin süzülürdü. Gelinliği giyer, gelen gidenin elini öper. Eşyalarını da öyle şey ederler orada Ayşe Başkanım, çeyizlerini...
Bizim erkeklerin dedikodusu köyden köye, sizinkiler az da olsa mahalleden mahalleye. Derler: ‘İşte bu gelin çok çalışkanmış, patik örmüş, iğne oyası örmüş’ gibi gibi. Veya derler ki... Ne derler: ‘Bu gelin batakçı, ne yapmış? Satın almış her şeyi, hazır çikolata’ derlerdi, çikolata misali.
O yüzden kültürümüzü hep yaşatıyoruz, neşemizi kaybetmeyeceğiz, şartlar ne olursa olsun. Hep neşeli günlerde buluşacağız. İnşallah Ayşe Başkanımın da önderliğinde böyle kırsalda buluşuyoruz zaten, daha sık görüşürüz.
Sizler de gelirsiniz, eskisi gibi toz falan kalmadı. Yani ilçeler pırıl pırıl oldu. Başkanım bazı yolları diyor da doğru, oralar kırsal olan yerler. Oralarda piknik yaparsanız daha iyi olur. Hem de geldiğiniz zaman elbiseleriniz falan makinede değil, elde yıkanmış olur diyorum.
Bunlar da ilginizi çekebilir
Özkan Demirkol Eskişehir'deki okullar için uyardı: "Eğitim sistemi kaosa sürükleniyor"
Eğitim Sen Eskişehir Şube Başkanı Özkan Demirkol, yeni eğitim yılı öncesi okul binaları, boşaltma kararları ve ikili eğitim uygulamasını gündeme taşıdı.
1 ay önceYüz yüze eğitim azalacak mı: Türkiye’de online eğitim 10 yılda katlandı
TÜİK verilerine göre çevrimiçi eğitim alanların oranı 2017’de yüzde 6,5 iken 2026’da yüzde 22,9’a çıktı. Her dört kişiden biri online eğitime yaklaştı.
1 ay önceEskişehir’de devlet okullarında kayıt parası iddiası: Fadime Arslan’dan açıklama
Eğitim-İş Eskişehir Şube Başkanı Fadime Arslan, bazı devlet okullarında velilerden kayıt döneminde para istendiği iddialarının araştırılmasını istedi.
1 ay önce