Bugun...


Arslan Karadayı

facebook-paylas
Samimiyet, gayret, tevazu
Tarih: 18-02-2019 14:29:00 Güncelleme: 18-02-2019 14:29:00


“Her acı ne kadar ferdî, ne derece alelâde olursa olsun insanlığın uçsuz bucaksız orkestrasında bir âhenk unsurudur. Her çığlık, her kahkaha, her cıvıltı gök kubbenin altında akisler bırakmaya lâyık. Ebedileşmek uçurumların da hakkı.” Cemil Meriç – Jurnal – 15 Şubat 1963

 

Böyle bir Cemil Meriç çilesiyle giriş yapmak istedim. Zira bugünlerde kışkırtıcı bir tevafuk hasılında çılgın rastlantılar yaşıyorum. Bunlar bireysel rastlantılar değil. Kamusal, daha doğrusu sosyolojik ve toplumsal. Yerel seçim sürecinin etkisi son derece yüksek elbette. Zira bu iklim, pek çok kimsenin vehimlerini, iradelerini, samimiyet ölçülerini ya da niyetlerini göstermesi açısından çok uygun bir ortam. Kişiler (siyasi aktörler) burada temayüllerini fark ettirmediklerini zannedebilir. Kısmen de doğrudur. Belki herkes fark etmeyebilir. Ancak kimileri de çok ince sezer. Örneğin bir iki güçlü tweet atar bir de makale yazarsınız, davulun sesi bambaşka bir yerden gelebilir. Fakat bazı gerçeklerin anlaşılması ya da öğrenilmesi bin nasihatle değil bir musibetle hasıl olduğundan… Nasihati alanların almayanlara musibet olacağı gerçeği de şurada dururken… Gücünüz, sabrınız ve alanınız ölçüsünde çok da uzatmayıp bir raddeden sonra “eh, peki” noktasında kahve molası vermek de gerekebilir.

 

Girizgahta yardımına başvurduğumuz sayın Cemil Meriç 15 Şubat 1963’te şu satırları yazarken ne hükümette AK Parti ne de devletin başında sayın Recep Tayyip Erdoğan vardı. CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu değildi örneğin. Henüz Eskişehir büyükşehir, Odunpazarı ve Tepebaşı da ilçe değildi. Kazım Kurt ve Volkan Doğan rakip değillerdi, Hasan Tuç ile Ahmet Ataç yarışmıyordu.

 

Fakat Cemil Meriç seçimin de siyasetin de üzerinde ve dahi derinliklerinde o satırları sanki bugün bir evde yoğun kar yağışı altında o gecede mum ışığı yanarken, bir yandan da tavana vuran soba alevinin şavkı şahitliğinde yazmış gibi...

 

Yani bu minvalde hissiyatın, çilelerin, dertlerin ya da sancıların vakti, partisi, seçim dönemi ya da yılı, yeri, mahallesi olmuyor. İnsan ile hasıl hikayeler. Bu hikayelerin coğrafyası da net aslında. Yaratılış gerçeği ile Hz. Adem’den bu yana gelen Allah’ın rızasını kazanarak bu imtihan ve gurbet diyarından gerçek yurda dönme muvaffakiyeti… Kul hakkına girmeden, haram yemeden, bir gönül yıkmadan. Eline, beline, diline hakim olarak geçmek… Samimiyetle sevenleri sokak köpeği gibi parya etmemek… Bahşedilen tüm imkanların hakkını vermek…

 

Görünen siyasetin dışında ve ötesinde, insanların kendi yaşam alanlarında dertleri, haklı ya da haksız oldukları kavgaları, düne dair pişmanlıkları veya yarına dair kendi ölçülerinde kaygıları yine vardı. O gün de böyleydi. Bugün böyle, yarın da başka türlü olacak. Ama olacak. Klasik eserler de bu yüzden klasik eser zaten. Sayın Erdoğan o hikayelere dokunabildiği ve sancıları duyabildiği için Recep Tayyip Erdoğan! Ve inancım o ki, bir şehirde sadece bir kişi (partisi önemli değil, hatta partisiz olsa bugün belki daha gerçek bir hikaye olur) samimi dert sahibi olsun (ki yoktur demiyorum) o şehir mutlu olur.

 

Yahu hatırlayın Fuzulî’nin söylediklerini:

 

Şeb-i yeldayı müneccim muvakkit ne bilir,

 

Müptela-ı gama sor kim geceler kaç saat.

 

(En uzun gecenin hangisi olduğunu gök bilimciler ve takvim yapanlar ne bilsin,

 

Gam müptelalarına sorun ki gecelerin kaç saat?)

 

Adaylar için geceler uzun bugünlerde. Peki seçmen? Kim müneccim kim muvakkit? Ya da bir müptela-ı gam var mı? Varsa kim ve müptela olduğu gam ne?

 

Gördüğümüz ve kendimizce yorumladığımız kadarıyla günümüzde sivil alan ve siyasî alan olmak üzere çok gam (dert) türü var ancak buradan ayrı ayrı yazmayacağım. Sadece şunu söyleyebilirim ki, vehimlerimiz gamlarımıza bazen maske oluyor bazen perde, bazen şemsiye bazen bahane. Burada bir parantez: Seçimde bir adaya oy vermek ya da vermemek için de bahaneler var elbet.

 

Samimi gam zaten dile, sese gelmiyor. İçeride yanıyor da tütmüyor.

 

O samimi gam türü haddizatında sade bir köşede ancak bir iki çay içip hasbihal edebilecek ve şöyle zarifçe net: Elhamdülillah, diyebilecek güçte… Ama gerçek ve tam manasıyla “elhamdülillah”. Hani şükür “tembellik, miskinlik, korkaklık” değil. Azim de “ihtiras, gözü körlük, saygısızlık” değil. Bundan daha güzel bir irade mi var acaba? Bundan daha güzel bir parti? Daha güzel sadakat?

 

Şimdi ben, bu konuma yükselmiş bir ağabeye ne yüzle bakıp da dert yanayım? Fakir aklımla ne anlatayım yazayım? Üç aylık emekli maaşını alıp birer bardak bozayı birbirlerine ikram eden ve bir dahaki maaşta dondurma ile yanında çay da içeceklerine dair sözleşen kırk yıllık evli emekli amca ile teyzeyi ya peki, nasıl alkışlamayayım?

 

Samimiyet, gayret, tevazu… Hepsi orada. O bardağın içerisinde işte. Hem de hâl ile…

 

Cemil Meriç’le başladık, onunla bitirelim madem:

 

“Yazı doyurmuyor insanı, tedirgin ediyor. İnsan belki de kainatın en garip macerası. Ama ister en şereflisi olsun ister en rezili, bilinen varlıklar içerisinde düşünen yalnız o. Neden kendi tezatlarını halletmiyor?” Cemil Meriç – Jurnal – 17 Şubat 1963

 

Vesselam.

 

Not: Bu yazım, yaz tatilinin ilk pazartesisinden son cumasına kadar çalışıp okul harçlığını çıkaran tüm gençler için gelsin. Eğer o erdeme ucundan liyakat edip dokunabilirse tabi…



Bu yazı 13885 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Nasılsınız?


YUKARI