Politika

Makam geldi, Ölçü gitti

Kendimizle yüzleşmeye ancak biraz geri çekilince fırsat bulduk.

 

Bir adım geriye çekildik.

Gürültü azaldı.

Makamların, kalabalıkların, alkışların sesi biraz kısıldı.

 

Ve insan, kendisini daha net görmeye başladı.

 

Dün ne hayallerle çıkılmıştı yola…

 

Ortada bir “dava” vardı.

 

Uğruna vakitlerin verildiği, evlerin ihmal edildiği, ailelerin bekletildiği, kimi zaman şahsi ceplerden harcamalar yapıldığı bir dava…

 

Yoruluyor ama şikayet edilmiyordu.

 

Çünkü karşılık beklemiyordu.

 

“Yeter ki memleket kazansın.” deniliyordu.

 

“Kim ne yaparsa yapsın, biz yapmayacağız.” deniliyordu.

 

Bir ölçü koyulmuştu.

 

Sonra ne oldu?

 

Gün oldu, harman oldu.

 

Bir baktık ki dil değişmiş.

 

Ölçü değişmiş.

 

Dün yanlış denilene bugün bir gerekçe bulunur olmuş.

 

Dün başkasının yaptığı kayırmacılığa kızarken, bugün “bizden biri” yapınca susulur olmuş.

 

İhale denilmiş.

 

Referans denilmiş.

 

Kadrolaşma denilmiş.

 

“Bizim çocuk” denilmiş.

 

Ve farkına bile varmadan, dün mücadele edilen düzenin küçük ortaklarına dönüşmeye başlanılmış.

 

Asıl acı olan da budur.

 

Çünkü insan bir gecede bozulmuyor.

 

Bir günde kötülüğe teslim olmuyor.

 

Önce küçük bir taviz veriyor.

 

Sonra o tavize bir gerekçe buluyor.

 

Sonra bulduğu gerekçeyi prensip zannediyor.

 

Ardından kendisini haklı çıkaracak insanlarla çevresini dolduruyor.

 

Ve bir gün geliyor…

 

Artık aynaya bakarak değil, çevresine bakarak kendisini ölçüyor.

 

Dün iş isteyen insanın derdine derman olmak için kapı kapı dolaşılıyordu.

 

Bugün kapımızı çalan insan, “başımızı ağrıtıyor” diye görülüyor.

 

Dün makam emanet biliniyordu.

 

Bugün makam imkan biliniyor.

 

Dün devletin malına yetimin hakkı gibi bakılıyordu.

 

Bugün devletin imkanını kendi çevresine dağıtmak marifet sayılıyor.

 

Dün “Hak eden kazansın.” deniliyordu.

 

Bugün “Bizden olsun.” yeter anlayışına teslim olunuyor.

 

İşte dünya böyle kandırdı bizi.

 

Makam verdi, ölçümüzü aldı.

 

Güç verdi, vicdanımızı sınadı.

 

İmkan verdi, kimin için mücadele ettiğimizi unutturdu.

 

Belki de en büyük hatayı burada yaptık. 

 

Kendimizi sorgudan muaf tuttuk.

 

Oysa dava, insanı hatasız yapmaz.

 

Tam tersine…

 

İnsanı daha fazla mesul kılar.

 

Çünkü mukaddes bir iddian varsa, yanlışının vebali de ağırdır.

 

Memleketin sahibi karar alıcılar değildir.

 

Hiç olmadı.

 

Kadroların, makamların, ihalelerin, imkanların sahibi de olmadık.

 

Olmamalıyız.

 

Çünkü bunların tamamı milletin emanetidir.

 

Bize düşen emaneti taşımaktı.

 

Biz ise zaman zaman emaneti sahiplenmeye kalktık.

 

İşte bizi değiştiren, hatta zaman zaman canavarlaştıran şey tam da buydu.

 

Hırsımız.

 

İhtirasımız.

 

Gücümüz.

 

Ve en kötüsü…

 

Kendimizi hesaptan muaf görmemiz.

 

Oysa makam insanı büyütmez.

 

Makam, insanın ne kadar küçük kaldığını gösterir.

 

Güç insanı değiştirmez.

 

Güç, insanın aslında kim olduğunu ortaya çıkarır.

 

İmkan insanı bozmaz.

 

İmkan, insanın vicdanını kimin için kullandığını gösterir.

 

Şimdi yeniden başlamanın vaktidir bence.

 

Önce başkasını değil, kendimizi yargılayacağız.

 

Önce başkasının hesabını değil, kendi hesabımızı göreceğiz.

 

Çünkü memleketi düzeltmek kolaydır.

 

Bir başkasının yanlışını göstermek de…

 

Asıl mesele, insanın kendi yanlışına bakabilmesidir.

 

Kendi nefsini sorgulayabilmesidir.

 

Kendi imtiyazından vazgeçmeye razı olabilmesidir.

 

Biz dün uğruna yola çıktığımız davaya mı sadık kaldık, yoksa zamanla davayı kendimize mi uydurduk?

 

Bu sorunun cevabını kimse başkasına vermeyecek.

 

Herkes kendi vicdanında verecek.

 

Çünkü bazı hesaplar mahkemede görülmez.